Wednesday, May 16, 2012

YESTERDAY MISTAKES....

"Bazi yanlislar hayatta yanliz 1 kere yapilabilir"...


Son surat giden bir otobusun pencere guvenligine dayamisken basimi, aniden daldigim ruyadan uyanip, otobusun aslinda yanlis yone gittigini hissettiren korkunc bir panige kapilirim hep. Sonra o uyuyruyaniklik arasinda, yine ayni evhamlarin kucagina dustugumu farkedip rahatlarim. Her sey yolundadir istihkamet dogrudur genelde.

Ama hayatimin seyri konusunda ayni hissiyata kapildigimda nedense ayni panigi yasamam. O ani ertelemek daha cok isime gelir. Ne de olsa bir ofisin konforlu duvarlari arasinda, iyi dostlarla sen sakrak gecen gunlerim, ve artik evlilige dogru giden bir iliskim vardir. Insan hayattan daha ne ister? 29 yas daha neyi hak eder?

Butun bu sorular itinayla paketlenir ve artik askta bile garanti arayan bir hayatin karanlik sokaklarinda, sisler puslar bulvarindan sonsuzluga ugurlanir. Kulakliklarimi takar, hayata muzigin gozunden bakarim. Hersey bambaska anlamlara burunur, ve gorundugunun cok otesinde renkler alir o zaman.

Sonra soyle bir sarki calmaya baslar aniden. Ve benden baska birilerinin de ayni hissiyatlara kapildigini, aslinda herkesin zaman zaman ayni seyleri yasadigini anlar, hayatta tek şükürsüz kul ben olmadığım için kendimi rahatlatırım.

Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır demiş Albert...

Benim gibi uzuuun uzuun yollar yıllar katettiği halde, her dafasında dönüp dolaşıp aynı boka basmaya bayılan eşeklerin hatmetmesi gereken şarkı... Hayatımın tamamına fon müziği koyma gibi bir şansım olsa son günlerdeki liste başım bu şarkı olurdu.

Keyifle dinleyin...





Don't need another resolution to feel
As though I'm going somewhere, somewhere

You said you needed me
Or at least that's what I thought
At times the memories
Seem to be knocking at my door
I've seen the film a million times
Feels like I wrote the storyline
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday

I like to think I'm stronger now
Victim of common sense
The truth is that I know I still
Confuse the past with the present tense
Condensing what we had
To a single frame
That sticks in my mind
As I try to move on
The same image comes back every time

They were yesterdays mistakes
And they were yesterdays mistakes
Yesterday's mistakes
Somewhere

Forgive my selfishness
I'd be grateful if you can
Forget my ingratitude
You think I'm twice the girl I am
They say we should forgive
But not forget
What has gone before
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday

And they were yesterdays mistakes
Yesterday's mistakes
They were yesterdays mistakes

I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday


Thursday, May 10, 2012

Dünyanın En Güzel Yeri...

"Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı, orayı sevmektir. Bir yeri seversen, orası dünyanın en güzel yeridir,
Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel
yeri değildir." demişti Altan Erkekli vizontele filminde...
Bugün itibariyle tam 1 yıl oldu. Ve ben 1 yıldır dünyanın en güzel yerinde yaşıyorum... Şarkılarla, dostlarla, şiirle ve aşkla...


















Saturday, April 28, 2012

Bir Kızılderili Şefinin Beyaz Adama Mektubu...

Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum

Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz ya da satarsınız? bunu anlamak bizler için çok güç! bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. ormanlardaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız! beyazlar için durum böyle değildir. bir beyaz ölüp yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu topraklarını unutur. bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. çünkü kızılderili gerçek anasının toprak olduğuna inanır.

Washington'daki büyük beyaz reis, bizden toprak almak istediğini yazıyor! bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. büyük beyaz reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. bu önerinizi düşüneceğiz! ama gene de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. çünkü bu topraklar, bizim için kutsaldır. nehirler ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza da öğretmeniz gerekecek. biz, nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz! siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?

Biliyorum, beyazlar bizim gibi düşünmezler! beyazlar için bir parça toprağın diğerlerinden farkı yoktur. beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır! beyaz adam topraktan istediğini alınca, başka serüvenlere atılır. beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. o'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir!

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz kızılderililer. bu kentlerde "huzur" ve "barış" yoktur! beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. belki bir vahşi olduğumdan anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka! insan bir su birikintisinin etrafında toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? bir kızılderiliyim ve anlamıyorum!

Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. hava önemlidir bizler için. ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. beyaz adam için bunun da önemi yoktur! ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. çocuklarınıza, havanın kutsal bir şey olduğunu öğretmeniz gerekir. hem nasıl kutsal olmasın ki hava? atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini bunun sayesinde almışlardır. ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğim! eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum! yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları! dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor! biz sadece yaşayabilmek için avladık buffaloları! bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz?

Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. unutmayın, bugün canlıların başına gelenler yarın insanın başına gelir! çünkü bunlar arasında bir bağ vardır.

Su gerçeği iyi biliyoruz: toprak insana değil, insan toprağa aittir! ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır!

Bildiğimiz bir gerçek daha var: sizin tanrı'nız bizimkinden başka bir tanrı değil! aynı tanrı'nın yaratıklarıyız. beyaz adam bir gün belki bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. siz tanrı'nızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz! ama tanrı, hepimizi yaratan tanrı için kızılderili ve beyazın farkı yoktur. ve kızılderililer gibi tanrı da toprağa değer verir. bu toprağa saygısızlık, tanrı'nın kendisine saygısızlıktır. beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren tanrı'nın kaderini anlayamıyoruz! tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlayamadığımız gibi. bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş. yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş! işte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı başlamış olacak....

(Nasıl manıdar degıl mı?. )

Son Nehir Kurudugunda...

"Son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak." (Kizilderili Atasozu.
Bu haftasonu bahar lezgiluklarimizin yolu yine lazlarin o buyulu cografyasindan gecti. Ugrak yerleri Caglayan vadisi, Ciftekopru ve adi gibi egzotik Mencuna selalesi idi. Yine gozun gordugunu goruntulemeye fotograf makinasi pikselleri yetmedi. Ortadogulu bir turistin soyledikleri aslinda olayi cok net aciklar vaziyette: "Kuran'da bahsedilen cennet var ya. Iste siz orada yasiyorsunuz". Sonra dusundum. Gercekten de kafamda tezahur eden cennet goruntusu bu gorduklerim kadar guzel degil. Sozun ozeti blogcanim, makina piksellerinin yettigi kadar, dilimin dondugu kadar anlatmaya calisacagim. Ve sozlerimi yine binlerce sukur ile noktalayacagim.
Durak 1: Caglayan Koyu: Karadeniz sahil yolu geride birakilir, Pazar tuneli gecilir ve sonrasinda bambaska bir mekana adim atilir. Cayeli-Pazar Ardesen geride kalirken, firtina vadisine delikanli bir selam cakilir ve Findikli'ya varilir. Findikli merkezde tarihi camileri de gecince, cennetin kapilari ardina kadar acilir. Ama bizim asıl hikayemiz daha icerilerde baslar. Fındıklı’nın doğu çıkışına doğru gittiğinizde gürül gürül akan derenin yanındaki yoldan sapınca tam altıncı kilometrede. Çağlayan, eski adıyla “Abu”, yaklaşık 400 yıllık geçmişi olan bir köy. Fatih Sultan Mehmet’in Otlukbeli Savaşı’na giderken konakladığı yerden aşağıdaki bakıp “ab-ı hayat” buradadir dediği rivayet edilir. Abu ismi, Fatih’ten miras görünse de Türkleştirme politikası kapsamında Çağlayan olarak değiştirilmiştir. Köyün girişinde ilginç bir tabela bizi karşılıyor. “Yaşam alanıma dokunma, su hayattır”. Çağlayan Köyü HES'lere karsi verilen mucadelenin cikis yeridir. Koyluler yillardir, davalar, mitingler, basın açıklamaları, şenliklerle, Devlet Su İşleri’nin dere üzerinde projelendirdiği 7 santralin inşaatına engel olmak için var gücüyle çalışıyor. Doğu Karadeniz’de hidroelektrik santralin giremediği ve taş ocaklarının açılmadığı tek vadinin Çağlayan vadisi olduğunu söylersek bu mücadelenin ne anlama geldiği daha kolay anlaşılır.
Diger mevsimlerde nasil bir guzellige burundugunu gormek mumkun olmadi henuz ama, su guzelim nisan ayinda gelinler gibi suslenmis bizi bekliyordu Caglayan koyu. Her biri koca bir cay bahcesinin icinde olan muazzam konaklari, ince kemerli asilzade tas koprusu, Turkiye'de sadece burada bulabileceginiz kirmizi noktali alabalik ciftlikleri, mutlu mesut cocuklari, patika yollariyla.
Gozumuzu de gonlumuzu de burada birakarak ve Fatih'in Ab-i Hayati'ni HESSEVER devlet buyuklerimizin serrinden saklasin diye allaha emanet ederek ayrildik Caglayan koyunden. Dustuk canimin yarisi Arhavi yollarina. Arhavi'nin icinden kivrila kivrila akan bir yol getirdi bizi Ciftekopruler'in yamacina.
Ciftekopru yuzyillaridir orada oyle duruyor. Tarihe gozkirparken, yillarin depremlerine, firtinalarina,taskinlarina ve sellerine meydan okuyor. Doga ona kiyamamis sanki yikilmasina izin vermemis ama, allah insanoglunun serrinden korusun onu. Zira sadece 200 km asagisinda tasocaginin cevreye verdigi zarar sabitken, ciftekoruye kamyonlarin cikabilmesi icin de yollar yapilmis. Yani buraya kadar ulasim sorunu yok. Ama insan icinden keske ulasilamasa da bizim icin orada oyle yuzyillarca kalsa diyor.
Yuksek bir yamactan ciftekoprunun tadini cikararak yedigimiz ogle yemeginden sonra yukarda gordugunuz irmagi solumuza alip gidiyoruz araclarimizin cikabildigi yere kadar. Ve bu tabelayi gordugumuz yerde yol bitiyor.
Su kopruden sonra basliyoruz tabanlara kuvvet tirmanmaya.
Trekking boyu gozumu cevirdigim heryerde ayri bir tablo, bende ayri bir merak. Keci gibi tirmaniyorum artik bu yollari. Daglar bana tanidik, ben daglara. Yeniden karsilastigim eski bir dostla kucaklasir gibi bir his icimde, toprakla kucaklasiyorum. Her adimda kendime daha cok yaklasiyorum.
Mencuna selalesinin bir sekilde ismi duyulmus ama aslinda tirmanis boyu etrafta ucerli beserli kollar halinde akan bircok selale var. Yolun bittigi yerde tam 575 km yolu bunun icin mi tirmandim dediginiz anda...
2-3 adim saga adim attiktan sonra iste bu karsiliyor sizi.
Burasi sozun de bittigi yer olsa gerek. Karsiniza ne cikacagini bilmeden gecilen patikalar, yurunen yollar ve yollarin en beklenmedik yerinde Mencuna karsinizda. (Ki zaten hersey beklenmedik hersey akildisidir bu cografyada). 50 m yükseklikten dökülen sular çanak bir kayanın ortasına delice dökülüyor. Saatlerce manzaranın güzelliğine kapılabilirsiniz. Her seferinde burasi gordugum en guzel yer diyerek ayrildigim bu derin vadiler, bu sarp yamaclar bir dahaki sefere yine sasirtiyor beni daha guzelini, daha daha guzelini karsima cikararak. Herbir toprak parcasi kendini yaratan mukemmellige erismek icin yarisiyor sanki burada.
Mencuna'yi da huzunlenerek birakiyoruz ardimizda. Zira birdaha geldigimizde o guzelim sularinin camurlara bulanma ihtimali, daha kotusu onu besleyen damarlarin HES denilen katil borularin icine hapsedilmis olma ihtimali aklimiza geldikce, biz de aklimizi yitiriyoruz. Evet tahmin edeceginiz gibi vahsi kapitalizm Mencuna'nin sularina da goz dikmis, kanli elleriyle irzina gecmek icin zaman kolluyor. Hala inatla HES lerin dogaya zarar vermedigini savunanlar su linke http://www.arhavi.org/istad-haberi/mencuna-selalesi-kan-agliyor.html tiklayip, yurutmeyi durdurma karari cikarilmadan once HES insaatlari sirasinda Mencuna'nin nasil su degil de camur aktigini cok net bicimde gorebilirler. Kendini bulabildigi her yukseklikten oylece birakivermis onca dere, onca irmak, ve selalelerin ulastigi denize vardigimizda bir yolculuk daha sona eriyor. Benim sag omzumda uzun yolculuklarimin arkadasi omrumun yoldasi derin uykulardayken, gunes de turuncu portakal rengine burunmus her gece koynuna girdigi karadenizi kucakliyor. Ayaklarimizin yorgunlugu gececek bir gun sonra. Ama kotu ihtimallerin biraktigi gonul yorgunlugu? Ya bu yesil, bu mavi birgun dayanamaz bizi birakip cekip giderse korkusu?
Iste bunca yol, bunca yazi hep bunun icin. Bu cografyaya asik benim gibi binlercesi var biliyorum. Ve herkesin ayri bir isyani. Bu da benim isyan etme bicimim. Duyarsiz insanogluna, oturdugu yerden o sozlesmeleri imzalayanlara. Varsin jeneratorlerimiz calismasin, ama bu cennet bu guzellik bize kalsin. Gormeden vazgecmek kolay. Ama br kez gorup suyun bilgeligine tanik olduktan sonra, "HES de yapilsin nukleer santral de. Bizim enerjiye ihtiyacimiz var. Cevrecilerin kafalari utopik" demek zor. Bu guzelligi elin yuregin titremeden feda etmek de. Evet kafalarimiz utopik en az yasadigimiz cografya kadar...

Tuesday, April 17, 2012

BAHAR HALLERI



Yorgunluklar ve kosturmacalar mevsimindeyim. Arkadaslar, dag menekseleri karadeniz ve yunuslar bu bahar yorgunlugumun, bu kendimi havaya birakivermisligimin ve herseyi oluruna birkmis huzurumun tek taniklari.

Eski ve yeni ic ice bu mevsimde, ayni su bahcedeki kistan kalma portakallar ile taptaze acmis bahar dallari gibi kardes, gecmis ve gelecek. Caliskan insanlar ucari bir sarhosluk halinde bulduklari her karis topragi bahar gibi kabartarak ekip bicme derdinde.

Herseyin eskiyip, ayni hizla yenilenisinin daha guzel tanigi olabilir mi, bahardan baska. Misal, simdi denizi boydan boya kapkaranliga terketmis olan gunes, daha biraz once kipkirmiziydi penceremin ufkunda.

Bu yuzden bahari seviyorum, butun yorgunluguma butun uykuma ragmen. Misir patlagi gibi acmis dallariyla, meydanlari kusatmis laleleriyle, sari kedinin ustundeki tekir kedisiyle, deniz ile bulusmasini, butun sehri buyulu bir siluetler cennetine cevirerek senlendiren gunes ile...

Seviyorum bahari, eski baharlari hatirlatan melankolisi ile, calgilari, cengileri, sevgileri,sevgilileri, dedikodulari, dostlari, ile. Cicekleri, bocekleri, su icimdeki yasamak sevinci ile.

Bu yil da geldi kucagina dogdugum mevsimlerin kralicesei, butun cilvesi ile...

Bana baharlar hep Ferzan Ozpetek filmlerini hatirlatir. Uzak sehirlerde herkese herseye hem cok yakin hem cok uzakken, o filmler hep baharin geldiginin tanigi gibi dikildi karsima. Boston'da bir film festivalinde, Pittsaburgh'ta uyku tutmayan bahar gecelerinde... Hep gurbet ile baharin kesistigi yerlerde cikti karsima Ferzan Ozpetek. Uzak baharlarda memleketimin baharlarini ozlerken, bir gun uzak sehirlerimin baharlarini da ozleyecegim aklima gelmezdi o zamanlar.

Hayat degisiyor, donusuyor, ve bahar gibi yenileniyoruz. Ama hep acan bahar dallarimizin yanibasinda kistan kalma bir huzun gibi duran portakal dallari, her yeni baharin icinde eski baharlardan kalma sarkilar.



Yine de hala hayatimizda kutlamaya deger ender seylerden biri "bahar".

Friday, March 30, 2012

Vadide Kış... ve Yaylaya Çıkış.




Yıllar yıllar önceydi. Uzak ülkelerin yanlız akşamlarından birinde "Sonbahar" filmini izlerken aşık olmuştum bu yüksek yaylalara. Hani o Ozcan Alper'in adami ekran karsisinda mih gibi birakan filmi. Film bittiginde Yusuf'un uyuduğu bankta uyumak istemiştim. Mikail'in: Oglum bu havada yaylaya mi cikilir? sorusuna, "bahari bekleyecek vaktim var mi bakalim" cevabini ben vermek istemistim.
Hep soyledim, hep soylerim. Su dunyada isteyerek ya da istemeyerek kalbimden gecirdigim herseyi verdi rabbim. Bunun icin ne kadar sukretsem azdir bilirim.

Bu haftasonu yine zamanin kimbilir neresinde izledigim bir film dua olup dustu kaderime. Ve sonuc: Aksam 20:00 itibari ile verilen ani bir karar ile gunes gozlu kizin arabasina dolusmus bir halde Ayder yolunda bulduk kendimizi. Hem bu havada yaylaya mi cikilir diyor, hemde gecenin bir yarisinda son surat kackarlara kosuyorduk bilincimizi yitirmis bir sekilde.
Oysa daha 3 gun oncesinde metrelerce kar yagmis, evler kar altinda kalmis, ve ayni gunun oglenin de de yayla yoluna cig dusmustu haberlere gore. Ama daglar bir kere cagirmayagorsun, mutlaka ve illaki gidilecek gidilmesi gereken yere. Hele o yer Ayderse...




Vadimizin her hali guzel. Ama bu hali daha bir guzel, daha bir bizim sanki. Zaten hep kendime daha yakin buluyorum yaylanin kis, denizin firtina halini.






Vadi daha beyaz, yayla daha uzakken, ulastigin yerde artik tulumun sesi daha guzel, cayin tadi daha baska, uykunun rengi daha derin. Ve butun bu "daha daha"larin icinde Ayder inadina sessiz inadina gosterissiz. Butun makyajlarini silmis, ve arik butun yalinligiyla bana dost, bana kardes.



Kalabaliklar dagilmis, gelin tulu de bana kalmis.






Vadimiz uzuuunn sure misafir ettigi bir kisi daha ugurluyor, sarkilarla. Kis son demlerini yasarken vadide, bahar cicekleri ha patladi ha patlayacak. Vadiyi kalabaliklar saracak. Sonra serin yaz ve sonbahar. Hersey bittiginde, vadi butun sessizligiyle yine bize kalacak.

Tuesday, March 13, 2012

Bahar Lezgiluklari.... İstihkamet: Arhavi Hopa

Bu haftasonu ev ahalisi olarak (ben, minik kuşumuz Çinka ve Güneş Gözlüm) rotamizi karadenizin en dogusuna Turkiyenin Gurcistan sinirina dogru cevirdik.

Ve yola cikmalarin yegane sebebi, her yolun uzerinde bizi ilk karislayan manzara.


"Su Hemsin'e gelmemin iki sebebi vardur, birisi karli daglar birisi nazli yardur""diyor Resul Dindar sarkisinda. Nazli yar uzaklardaydi ama karli daglar her zamanki sadakatiyle oradaydi yine.

Karadeniz sahil seridi boyu giderseniz karsiniza Rize'den sonra, bu sahil seridinin en guzel en naif ve bulunduklari sehirlerle bir o kadar alakasiz ilceleri cikarlar sirasiyla. Cayeli, Pazar, Ardesen, Findikli, ve Arhavi. Bunlar cogunlugunu lazlarin olusturdugu ve hepsi ayri ayri sahsina munhasir ilcelerdir. (Misal Findikli'da yol kapaliydi. Findikli'nin dusman isgalinden kurtulusu dolayisi ile bir kosu duzenlemisler. 70 lik 80 lik amcalar, teyzeler kosuyorlardi. Onlarin fotograflarini cekemdim ama)

Bizim ilk konaklama yerimiz Arhavi'ydi. Gezilip gorulecek cok yeri, uzun uzun vakitler gecirip hem hal olunmadan ogrenemeyeceginiz hikayelerinin oldugunu yamacina sokulur sokulmaz anlayabileceginiz guzelim Arhavi. Karadeniz sahil yolu ile, incecik guzel yuzu ortasindan keskin bir bicakla yarildigi halde yine de guzel, yine de bambaskaydi Arhavi. Arhavi'de ilk dikkatimi ceken sey Rize'de gormeye pek alisik olmadigimiz dernekler, sivil toplum kuruluslari, ve envayi cesit resim,muzik kurslariydi.

Arhavi'de siradan bir pazar gunu ve kitap fuari...




Bu da Arhavi'nin ozgurluk aniti. Sol tarafta elinde atmaca tasiyan adam, sag tarafta elinde cay dali bulunan kadin.El Ele.

Arhavi'ye Karadeniz'in Paris'i diyorlar. Insanlarinin zarif, ve guzel(ozellikle kizlarinin cok guzel) olusundan ve giyimine kusamina dikkat eden ozelliginden dolayi. Bana sorarsaniz Paris halt etmis. Soyle soyleyeyim: o yeşili bol orman aşağıda bitiyor ya, hih işte o bittiği yerde karadeniz'in maviliği başlıyor ya..Ah bi de yesille mavinin askina engel o facia karadeniz sahil seridi olmasa.

Arhavi; uzun saclarinda cay dallari, eteklerinde mavi deniz. Ruzgarda buram buram cay, buram buram karadeniz kokan insanlari, HES toplantisi basan koyluleriyle Artvinin leb-i derya ilçesi.

Nerelisin diye soruldugunda "Arhaviliyim" cevabini veresi gelir insanin. O kadar da aidiyet duygusuna hitap eder Arhavi. Ilk firsatta cifte kopruye, Mencuna selalesine gidilesi, o otantik isimli koyleri karis karis gezilesi.

Arhavi insani hakkinda yazilabilecek en guzel sozleri kendisi de bir Arhavili olan Zulfu Livaneli yazmis aslinda:

"Dümende ve baş altlarında insanlar vardı ki
bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven
insanlardı ki
sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi
ölebilirdiler"


Ustanin lafinin ustune laf soylemek abesle istigal.

Arhavi ile hemhal olunduktan hal hatir sorulduktan sonra, aman gun batmadan yetiselim telasiyla Hopa yoluna dusulmelidir illaki. Neden mi?



Iste bu yuzden.



Ve bu yuzden.




Kemalpasa tunelinin hemen bitiminde baslar Hopa. Karadeniz sahil deridi boyu giderken Hoppaaa bu da nereden cikti dedirten bir ilcedir, Karadeniz sahil seridinin yeterince irzina gecemedigi guzelim sahiliyle, yuzyillarin mirasi kadim dilleriyle, ve Hopa hakkinda ne kadar konussan hep yarim kalacak daha nice guzelligiyle... Turkiye'nin en kosesindedir. Guzelliklerini gorebilmeniz icin uzunca yollar gitmeniz gerekir. Ama guzel olana ulasmak her zaman zor degil midir zaten.

Velhasili kelam, gelin gorun ogrenin sevin. Dogu Karadeniz basi olmayan, sonu olamyan bir hikayedir.


Yine mutlu dondum Rize'ye gunun sonunda, ve binlerce "sukur" dudaklarimda. Korumak lazim dedim, sevmek lazim, sahip cikmak, ait olmak lazim.



(Arhavi kitap fuarindan Nazan Bekiroglu'nun "Yol Hali" kitabini aldim. Yol hali, yol halime denk geldi. Hic vakit kaybetmeden, hemen baslayasim var)